MustafaErkenekli

Unutmalara hatırlamaların, sevgilere ihanetlerin, dostluklara riyaların battığı bu dönemde, sıkıntılarımı ve sevinçlerimi kendimle ve kalemimle paylaştım. Birileri okuyup bilmese de içimi döktüğüm kar beyaz sayfalar biliyor.

BENİM İSTASYONUMUN UMUT TRENLERİ

 

          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Çakmak çakmak gözleri ile annesi veya babasının elinden tutup, ninesine ya da dedesine giden küçük çocuklar biner trenlerime. Trende kirleneceği bilindiği halde en güzel elbiseler giyilmiştir. Minicik yürekler bir davul gibi güm güm vurmaktadır artık. Belki 6 ay, belki 1 yıldır görüşülmemiş, her telefon görüşmesinde; “Nineniz size kurban olur! ” denmiş, çocuklardan habersiz, evdeki resimler bilmem kaç defa öpülmüştür. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Doktor olmak, mühendis olmak, öğretmen olmak için ana-babasından ayrılmış genç kızlar ve delikanlıların umutlarını taşır trenlerim. Ana-babasının dişinden tırnağından artırarak gönderdiği dershanelerde alınan dersler, çözülen testler sonucu kazanılan okulun sevincinin ve yarınlara dair umutların taşındığı yürekler biner trenlerime. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Cennet(!) Avrupa’ya yolculuğun ilk adımları olur trenlerim. Memlekette bulamadığı ekmeği, gâvur ellerinde bulmaya giden umut dolu yürekleri taşır trenlerim. Ne zaman “İŞÇİ” olacağı bilinmediğinden, izin tarihi de belli olmayan, ama bilinmeyen o tarihi iple çeken yürekler gider istasyonumdan. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… “Hayırlı teskereler! ” temennileri ile askerden sonrasını düşünen, babasının sebeb-i hayatı delikanlıların umutları yolculuk eder vagonlarımda. Askerlikten sonra evladının mürüvvetini görme umudu da gider annelerin. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Mevsimlik işçi olarak geldiği gurbetten sılaya dönenleri taşır trenlerim. Eğer kazanılmışsa birkaç kuruş, hele de çocuklara ve eşe-dosta birkaç hediye alınmışsa, kıpır kıpırdır yürekler. Ne lokomotifin soluması, ne de her conta başında çıkan ses rahatsız eder onları. Bazen bu sesleri ninni gibi algılayıp, kendinden geçen yürekleri taşır trenlerim. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Geceler boyu rüyalarda görülen ve artık yüzleri bile unutulmaya başlayan arkadaşlarına dönen umutlu yürekleri taşır trenlerim. Çocukken oynanan birdirbirler, uzuneşekler, saklambaçlar gelir geçer gözlerin önünden. Bir yandan; “Tekrar o günlere dönmek mümkün olsa! ” diye hayıflanırken, diğer yandan da “Her yaşın ayrı bir güzelliği var” şarkısını söyleyen umut dolu yürekleri taşır trenlerim. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Kız kardeşin ismiyle sevgiliye yazılan mektupların son bulduğuna sevinen ve “Senden başkasına yâr olmam! ” sözünün gerçekleşeceğine inanan umut yüklü yürekler gider benim trenlerimde. Bilmem hangi ağacın gövdesine, hangi taşın yüzüne kazılan isimlerin yerinde olup olmadığını merak ederek, yerinde olması umudunu taşıyan yürekler gider benim trenlerimde. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Köylü kızı Elif’e nişanlanan delikanlının umutlarını taşır trenlerim. İçinde bulunulan trenin, günün birinde gelin arabası olacağı hayali ve umudu gider vagonlarımda. 
          Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Her şeye rağmen, çekilen acılara, yokluklara aldırmadan, yarınların daha güzel olacağını düşünen yürekleri taşır benim trenlerim. Umutsuzluğa inat, umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan…

 

 


19.04.2006
Gölbaşı

 

BENİM İSTASYONUMUN HASRET TRENLERİ

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Önce tiz bir kondüktör düdüğü, peşinden lokomotif… Kimin kime veda ettiği belli olmasa da herkes ellerini sallar. Yüreklerdeki acı aynıdır. Vagonlar makas başını terk ederken, sallanan mendiller çoktan yaşları silmeye başlamıştır. Kalanlar evlerine dönerken, vagonların tik-takları arasında, gidenleri bir hüzün alır. Ne zaman, nasıl görüşecekleri ve dönünceye kadar kimlerin kalıp, kimlerin terk-i dünya edeceği soruları sıralanır ardı ardına. Yan kompartımandan dertli bir gurbet türküsü, gözlerdeki bendi çoktan yıkmıştır. Bir yandan yanaklara yaş süzülürken, diğer yandan da dil o türküye iştirak etmiştir bile.

“Ekmeği mi çeker, suyu mu bilmem,

Öldürecek beni, bu zalim gurbet.” Diye başlayan türkü, uzar gider... Dile dolanmıştır gurbetin türküsü. Yan kompartımandan ses gelmese de dilin üzerine bağdaş kurup oturmuştur. İlk istasyona varıncaya kadar inanılmaz gurbete çıkıldığına. Ne zamanki gelinen istasyonun isminin yazılı olduğu tabela görünür, gerçekler yine tokat gibi iner yüzlere.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Arkadaşları gelmiştir delikanlının. “En büyük asker, bizim asker! ” nidalarıyla arkadaşlarını havaya atıp tutarken, anasının sesini bile duymazlar: “Çocuklar, düşürürsünüz! ” Yavrusu askere giderken, babalar mağrur, analar, yaş dolu gözlerle seyreder treni. “Vatan borcu; namus borcu… Bizler de gittik! ” der oradan birisi. Baba anlar da ana anlar mı bilinmez.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Ailesinden korktuğundan mıdır, yoksa laf olur diye mi bilinmez, sevdiği kız, yollamaya bile gelememiştir delikanlıyı. Merdivenleri çıkarken son bir umutla bakış, karşılığını bulmaz çoğu zaman. Var ise bir resim, onu yüreğinin üstünde taşımanın zamanıdır artık. Verilmiş sözler vardır geride kalan: “Ölürüm de senden başkasına yâr olmam! ” demiştir genç kız. Bu söz, delikanlıyı ferahlatacağına daha da yaralamıştır yüreğini. Daha şimdiden, başkasına yâr olmayacak yârine döneceği günleri dizmiştir tespih taneleri gibi.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Nereye gittiği bilinmeyen kimsesizleri de götürür trenlerim. Ne bekleyeni, ne de yollayanı vardır onların. Bilmem hangi köyden, bilmem hangi ilin, hangi ilçesinin, hangi köyüne çobanlığa gider bazıları. Her ihtimale karşı eşinin nişan yüzüğünün parasını koyduğu kesesini boğazına asmış, dönüş parasını da zulalamıştır içine. Çocuklarını teslim ederken annesine, kendisi de bir çocuk gibi bükmüştür masumca boynunu.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Ailesi bakmamış, salmıştır sokağa… “Deli ile uğraşmak kolay mı anam? ” demiştir komşularına. Kışın ortasında yazlık bir gömlek, aynı şekilde bir pantolon ve bir terlik ile salıverilmiştir sokağa. Yer bilmez, yurt bilmez. Aynı soruyu her sorduğunuzda farklıdır cevabı. Bir Ahmet’tir babasının adı, bir Mehmet. Bir Kırıkkale’dir memleketi, bir Samsun. Ne bir telefon, ne bir adres vardır üzerinde... Sıcak bir çorbaya hasret yürekleri taşır benim trenlerim.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Eşeğin bile geçemediği yerlerden geçer benim trenlerim. Köylü kızı Elif’in gelin arabası olur bazen. Ellerindeki kınalar ile yeni evine giden Elif’in gözyaşlarını taşır benim trenlerim. İncecikten bir kar yağarken, Elif’in gözlerine batar tozları.

Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Kim olduğu, ne olduğu, nerden geldiği bilinmeyen siluetler görünür kompartıman camlarından. Hepsinin yüzleri silik, hepsi yarınından habersiz… Ve her birinin yüreğinde ayrı bir hasret türküsü.

Yavaştır, bakımsızdır, geç gider, tehir eder… Ama ne olursa olsun, hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan…

 

İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?

Yeni bir haftaya başlamanın verdiği heyecanla bu sabah işyerine geldiğimde, sonrasında olacaklardan habersiz, çalışma arkadaşlarıma iyi bir gün diledim. Bilgisayarı açıp mesajlarımı okuduktan sonra dün gece yapılan vagon tartıları ile ilgili olarak sohbet konusu açılmışken, saat 09.40 sularında duyduğumuz bir haber ile morallerimiz bozuldu. Telsizden, az önce istasyonumuzdan hareket eden 53602 numaralı trenin Gaziantep Üniversitesi Gölbaşı Meslek Yüksek Okulu hemzemin geçi civarında bir kız öğrenciye çarptığı haberini duyduk. Olay yerine gittiğimizde, genç kızın cansız cesedini rayların kenarında gördük. Lokomotif de çarptıktan az sonra durmuş, ileride bekliyordu. Makinistlerin anlattıkları inanılacak şeyler değildi. Genç kız, bir süre demiryolu kenarında yürümüş, trenin yaklaştığını anlayınca da yola girip, arkasını trene dönerek yol ortasına oturmuştu. Savcı ve emniyet görevlileri ile ambulans da gelmiş, olay yeri inceleme tutanağı tutuluyor, sebebi bilinmeyen bu intiharın gerçekleşme nedenleri hakkında fikirler yürütülüyordu.

21 yaşında, hayatın henüz başında ve klasik deyimle ömrünün baharında olan bir genç kız neden intihar etmiş olabilirdi ki? Orada bulunan birkaç kişi tarafından hüküm verilmişti bile: SEVDİĞİ İNSANDAN AYRILMIŞ OLABİLİR. Öyle bile olsa ölümü haklı kılacak bir sebep miydi? Bir başkası, kendince bir sebep daha sıraladı: YA DA AİLESİNDEN PARA GELMEMİŞTİR. Bu da doğru olsa bile, parasızlık insanları intihara kadar götürmeli miydi? Üçüncüsü de atıldı: BELKİ DE DERSLERİ KÖTÜ İDİ, BU YÜZDEN İNTİHAR ETTİ. Eğer üçüncü doğru ise okumayı ve okulu bir yarış pisti haline getirip, çocuklarımızı atlet gibi yetiştirmek suç değil miydi?

Aslında sebebi ne olursa olsun, bir insanın kendi canına kıyacak hale gelmiş olması idi asıl sorun. Yetiştirdiğimizi sandığımız gençlerin içine düştükleri ruhsal çöküntüler, ekonomik darboğazlar, TV kanallarında dayatılan “Öteki Yaşam” görüntülerinin bu olaylarda ne kadar etkisinin olduğu kimsenin aklında değildi. Bu intihar, “Arkadaşımın benden ne fazlası var? Ben neden onun gibi giyemiyorum?” “O neden sevip seviliyor da beni kimse sevmiyor?” “İstanbullarda gece kulüplerinden çıkmayan, bir gün giydiğini ikinci gün giymeyen insanların benden ne fazlası var?” gibi sorulara sebep olan popüler kültürün esaretindeki bir hayatın sonuçları olabilir miydi? Bu sorulardan birinin dolaylı bile olsa doğruluğu var ise, başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme vaktimiz gelmemiş midir? Bu işin sonu nereye varacak, böyle yetiştirilmiş bir gençliğin menzili ne olacaktır? AB kriterlerinden bahsederken, özgürlük havarisi kesilen bazılarının; “Özgürlükten Korkmayın!” çığırtkanlıklarına, “Nereye kadar özgürlük?” cevabı verilmeyecek midir? “Halk böyle istiyor, biz de bu yüzden böyle program yapıyoruz” diyen TV kanallarına birileri çıkıp da; “Hayır! Halk böyle istemiyor! Siz bunları yayınladığınız için halk bunları seyretmek zorunda kalıyor!” demeyecekler midir? Kafası paramparça olup dağılan ve geriye bir peruk misali kalan 21 yaşındaki genç bir ömrün solmasının cezasını kimler çekecektir? Eğer ihtimal dâhilinde ise, o zavallının masum duyguları ile oynayıp, iki gün sonra “Ben bu aşktan bıktım. Ve düşündüm ki, seni hiç sevmiyormuşum!” diyenler, bunun hesabını nasıl vereceklerdir?

Uzayda bulunan kara deliklere doğru giden gezegenler gibi, bir kara deliğe adım adım yaklaşan bu gençlik, bu dünyada olmasa bile âhirette biz ebeveynlerin başını ağrıtacaktır. Haftalık aşklara sahne olan hayatlar, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir toplum yapısı, zengin olmak, meşhur olmak uğruna bütün mukaddesatından vazgeçebilecek bir insan modeli oluşturma çabalarımızın meyvelerini almaya başladık. Böyle bir çaba içinde olan ve bu tür çabaları MODERNLEŞMEK olarak adlandıranlar, eserleriyle gurur duyabilirler.

 

20.03.2006

Gölbaşı

ANLAMADIN

Sadık dostum diyerek sarılıp da kaleme,
Sana şiirler yazdım, hep kelime kelime.
Kalemler sahip çıktı, boşta kalan elime,
Kaleme anlattım da sana anlatamadım.

Kimselere vermedim, senden sonra yüreği,
Ölsem bile sızlamaz, yar burnunun direği.
Hasretindir hep büken, bükülmeyen bileği,
Çileme anlattım da sana anlatamadım.

Bilebilseydin keşke candan öndedir canân,
Bu candaki canımdan, daha büyüktü manân.
İçimde hiç sönmeden gece ve gündüz yanan,
Şuleme anlattım da sana anlatamadım.

Bulunmaz ki bendeki bu sevdanın ederi,
Yaratan bana vermiş, onulmayan kaderi.
Yokluğunda çektiğim, dertleri ve kederi,
Âleme anlattım da sana anlatamadım.

23.02.2006
Gölbaşı

SAHİPSİZİM

Yaşanılan hayattır, ta ezelden müsemma,
Ölü müyüm, sağ mıyım, işte asıl muamma.
Bilirim ki yerinde, kalbim atıyor amma
Yaşıyor görünsem de sanmam ki ben diriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Namerdin karşısında hiç bükülmez bileğim,
Adam gibi adama dost olmaktır dileğim.
Daracık oda değil, kocamandır yüreğim
Kinin, nefretin değil, ben sevdanın yeriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Sevdanın düzlüğünden çiçekleri dererim,
Gönlümü turab edip dostlarıma sererim.
Göğsüm yıkılmaz kale, düşmanıma gererim
Hısmıma karşı küçük, hasma karşı iriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Beni seven dostlarım, Allah için severler.
Eğer ben doğru isem, şımartmadan överler.
Bir yanlışım olursa, can yakmadan döverler
Dostun yere vurduğu tabaklanmış deriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Öyle dostlarım var ki, acı söylerim kızmaz,
Yalan, fesat ve hile kitabımızda yazmaz.
Para, pul, unvan, şöhret, hiçbir gün beni bozmaz
Mertlikte en öndeyim, namertlikte geriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Hangi taraf boş diye, bakınmam sağa sola,
Adam gibi girerim, dostum dediğim kola.
Seve seve harcarım, koca ömrü bu yola
Sevdiğimin, dostumun ellerinin kiriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Kötü zaten kötüdür, ben ondan feyiz almam,
İyiliğe koşarken, asla arkada kalmam.
İnsanım ben nihayet, her zaman aynı olmam
Bazen mülayim biri, bazen ise çeriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Asla bir başkasına deli gönlü bağlamaz,
El âlemin emiyle, yarasını dağlamaz.
Beni ne zaman görse, hep güler hiç ağlamaz
Gül yüzlü cananımın gözlerinin feriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Bende başka öz yoktur, çünkü kendidir özüm,
Sonunda ölüm olsa, yine doğrudur sözüm.
O da tanır ki beni, gayrisinde yok gözüm
Yabancıya bakmayan, gözlerin esiriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.

Sevdasıdır kalbimin meyi ile mezesi,
Benden yana esiyor, gönlünün yelpazesi.
Gülünce yüzlerinde, noktalanan gamzesi
Yorulunca sildiği, ak alnının teriyim,
Başıboş sözcüklerin, sahipsiz şairiyim.


21.01.2006
Gölbaşı


<- :: Sonraki Sayfa ->