MustafaErkenekliUnutmalara hatırlamaların, sevgilere ihanetlerin, dostluklara riyaların battığı bu dönemde, sıkıntılarımı ve sevinçlerimi kendimle ve kalemimle paylaştım. Birileri okuyup bilmese de içimi döktüğüm kar beyaz sayfalar biliyor.Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
BENİM İSTASYONUMUN UMUT TRENLERİ
Umut trenleri de kalkar benim istasyonumdan… Çakmak çakmak gözleri ile annesi veya babasının elinden tutup, ninesine ya da dedesine giden küçük çocuklar biner trenlerime. Trende kirleneceği bilindiği halde en güzel elbiseler giyilmiştir. Minicik yürekler bir davul gibi güm güm vurmaktadır artık. Belki 6 ay, belki 1 yıldır görüşülmemiş, her telefon görüşmesinde; “Nineniz size kurban olur! ” denmiş, çocuklardan habersiz, evdeki resimler bilmem kaç defa öpülmüştür.
BENİM İSTASYONUMUN HASRET TRENLERİ
Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Önce tiz bir kondüktör düdüğü, peşinden lokomotif… Kimin kime veda ettiği belli olmasa da herkes ellerini sallar. Yüreklerdeki acı aynıdır. Vagonlar makas başını terk ederken, sallanan mendiller çoktan yaşları silmeye başlamıştır. Kalanlar evlerine dönerken, vagonların tik-takları arasında, gidenleri bir hüzün alır. Ne zaman, nasıl görüşecekleri ve dönünceye kadar kimlerin kalıp, kimlerin terk-i dünya edeceği soruları sıralanır ardı ardına. Yan kompartımandan dertli bir gurbet türküsü, gözlerdeki bendi çoktan yıkmıştır. Bir yandan yanaklara yaş süzülürken, diğer yandan da dil o türküye iştirak etmiştir bile. “Ekmeği mi çeker, suyu mu bilmem, Öldürecek beni, bu zalim gurbet.” Diye başlayan türkü, uzar gider... Dile dolanmıştır gurbetin türküsü. Yan kompartımandan ses gelmese de dilin üzerine bağdaş kurup oturmuştur. İlk istasyona varıncaya kadar inanılmaz gurbete çıkıldığına. Ne zamanki gelinen istasyonun isminin yazılı olduğu tabela görünür, gerçekler yine tokat gibi iner yüzlere. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Arkadaşları gelmiştir delikanlının. “En büyük asker, bizim asker! ” nidalarıyla arkadaşlarını havaya atıp tutarken, anasının sesini bile duymazlar: “Çocuklar, düşürürsünüz! ” Yavrusu askere giderken, babalar mağrur, analar, yaş dolu gözlerle seyreder treni. “Vatan borcu; namus borcu… Bizler de gittik! ” der oradan birisi. Baba anlar da ana anlar mı bilinmez. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Ailesinden korktuğundan mıdır, yoksa laf olur diye mi bilinmez, sevdiği kız, yollamaya bile gelememiştir delikanlıyı. Merdivenleri çıkarken son bir umutla bakış, karşılığını bulmaz çoğu zaman. Var ise bir resim, onu yüreğinin üstünde taşımanın zamanıdır artık. Verilmiş sözler vardır geride kalan: “Ölürüm de senden başkasına yâr olmam! ” demiştir genç kız. Bu söz, delikanlıyı ferahlatacağına daha da yaralamıştır yüreğini. Daha şimdiden, başkasına yâr olmayacak yârine döneceği günleri dizmiştir tespih taneleri gibi. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Nereye gittiği bilinmeyen kimsesizleri de götürür trenlerim. Ne bekleyeni, ne de yollayanı vardır onların. Bilmem hangi köyden, bilmem hangi ilin, hangi ilçesinin, hangi köyüne çobanlığa gider bazıları. Her ihtimale karşı eşinin nişan yüzüğünün parasını koyduğu kesesini boğazına asmış, dönüş parasını da zulalamıştır içine. Çocuklarını teslim ederken annesine, kendisi de bir çocuk gibi bükmüştür masumca boynunu. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Ailesi bakmamış, salmıştır sokağa… “Deli ile uğraşmak kolay mı anam? ” demiştir komşularına. Kışın ortasında yazlık bir gömlek, aynı şekilde bir pantolon ve bir terlik ile salıverilmiştir sokağa. Yer bilmez, yurt bilmez. Aynı soruyu her sorduğunuzda farklıdır cevabı. Bir Ahmet’tir babasının adı, bir Mehmet. Bir Kırıkkale’dir memleketi, bir Samsun. Ne bir telefon, ne bir adres vardır üzerinde... Sıcak bir çorbaya hasret yürekleri taşır benim trenlerim. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Eşeğin bile geçemediği yerlerden geçer benim trenlerim. Köylü kızı Elif’in gelin arabası olur bazen. Ellerindeki kınalar ile yeni evine giden Elif’in gözyaşlarını taşır benim trenlerim. İncecikten bir kar yağarken, Elif’in gözlerine batar tozları. Hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan… Kim olduğu, ne olduğu, nerden geldiği bilinmeyen siluetler görünür kompartıman camlarından. Hepsinin yüzleri silik, hepsi yarınından habersiz… Ve her birinin yüreğinde ayrı bir hasret türküsü. Yavaştır, bakımsızdır, geç gider, tehir eder… Ama ne olursa olsun, hasret trenleri kalkar benim istasyonumdan…
İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?Yeni bir haftaya başlamanın verdiği heyecanla bu sabah işyerine geldiğimde, sonrasında olacaklardan habersiz, çalışma arkadaşlarıma iyi bir gün diledim. Bilgisayarı açıp mesajlarımı okuduktan sonra dün gece yapılan vagon tartıları ile ilgili olarak sohbet konusu açılmışken, saat 09.40 sularında duyduğumuz bir haber ile morallerimiz bozuldu. Telsizden, az önce istasyonumuzdan hareket eden 53602 numaralı trenin Gaziantep Üniversitesi Gölbaşı Meslek Yüksek Okulu hemzemin geçi civarında bir kız öğrenciye çarptığı haberini duyduk. Olay yerine gittiğimizde, genç kızın cansız cesedini rayların kenarında gördük. Lokomotif de çarptıktan az sonra durmuş, ileride bekliyordu. Makinistlerin anlattıkları inanılacak şeyler değildi. Genç kız, bir süre demiryolu kenarında yürümüş, trenin yaklaştığını anlayınca da yola girip, arkasını trene dönerek yol ortasına oturmuştu. Savcı ve emniyet görevlileri ile ambulans da gelmiş, olay yeri inceleme tutanağı tutuluyor, sebebi bilinmeyen bu intiharın gerçekleşme nedenleri hakkında fikirler yürütülüyordu. 21 yaşında, hayatın henüz başında ve klasik deyimle ömrünün baharında olan bir genç kız neden intihar etmiş olabilirdi ki? Orada bulunan birkaç kişi tarafından hüküm verilmişti bile: SEVDİĞİ İNSANDAN AYRILMIŞ OLABİLİR. Öyle bile olsa ölümü haklı kılacak bir sebep miydi? Bir başkası, kendince bir sebep daha sıraladı: YA DA AİLESİNDEN PARA GELMEMİŞTİR. Bu da doğru olsa bile, parasızlık insanları intihara kadar götürmeli miydi? Üçüncüsü de atıldı: BELKİ DE DERSLERİ KÖTÜ İDİ, BU YÜZDEN İNTİHAR ETTİ. Eğer üçüncü doğru ise okumayı ve okulu bir yarış pisti haline getirip, çocuklarımızı atlet gibi yetiştirmek suç değil miydi? Aslında sebebi ne olursa olsun, bir insanın kendi canına kıyacak hale gelmiş olması idi asıl sorun. Yetiştirdiğimizi sandığımız gençlerin içine düştükleri ruhsal çöküntüler, ekonomik darboğazlar, TV kanallarında dayatılan “Öteki Yaşam” görüntülerinin bu olaylarda ne kadar etkisinin olduğu kimsenin aklında değildi. Bu intihar, “Arkadaşımın benden ne fazlası var? Ben neden onun gibi giyemiyorum?” “O neden sevip seviliyor da beni kimse sevmiyor?” “İstanbullarda gece kulüplerinden çıkmayan, bir gün giydiğini ikinci gün giymeyen insanların benden ne fazlası var?” gibi sorulara sebep olan popüler kültürün esaretindeki bir hayatın sonuçları olabilir miydi? Bu sorulardan birinin dolaylı bile olsa doğruluğu var ise, başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme vaktimiz gelmemiş midir? Bu işin sonu nereye varacak, böyle yetiştirilmiş bir gençliğin menzili ne olacaktır? AB kriterlerinden bahsederken, özgürlük havarisi kesilen bazılarının; “Özgürlükten Korkmayın!” çığırtkanlıklarına, “Nereye kadar özgürlük?” cevabı verilmeyecek midir? “Halk böyle istiyor, biz de bu yüzden böyle program yapıyoruz” diyen TV kanallarına birileri çıkıp da; “Hayır! Halk böyle istemiyor! Siz bunları yayınladığınız için halk bunları seyretmek zorunda kalıyor!” demeyecekler midir? Kafası paramparça olup dağılan ve geriye bir peruk misali kalan 21 yaşındaki genç bir ömrün solmasının cezasını kimler çekecektir? Eğer ihtimal dâhilinde ise, o zavallının masum duyguları ile oynayıp, iki gün sonra “Ben bu aşktan bıktım. Ve düşündüm ki, seni hiç sevmiyormuşum!” diyenler, bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Uzayda bulunan kara deliklere doğru giden gezegenler gibi, bir kara deliğe adım adım yaklaşan bu gençlik, bu dünyada olmasa bile âhirette biz ebeveynlerin başını ağrıtacaktır. Haftalık aşklara sahne olan hayatlar, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir toplum yapısı, zengin olmak, meşhur olmak uğruna bütün mukaddesatından vazgeçebilecek bir insan modeli oluşturma çabalarımızın meyvelerini almaya başladık. Böyle bir çaba içinde olan ve bu tür çabaları MODERNLEŞMEK olarak adlandıranlar, eserleriyle gurur duyabilirler. 20.03.2006 Gölbaşı ANLAMADINSadık dostum diyerek sarılıp da kaleme, SAHİPSİZİMYaşanılan hayattır, ta ezelden müsemma, <- :: Sonraki Sayfa -> |